Zozan Özgökçe

Zozan Özgökçe

Dağlarına bahar gelmiş memleketimin...

17/9/2009
Kategori: Kurdler


Bir türlü bahara kavuşamadığımız bu günlerde sıcak, parlak, cıvıl cıvıl günlere olan özlemim gün geçtikçe artmaya başladı. Özlediğim şu ‘bahar’ artık yaşamıma gelsin istiyorum. Geçen yaz tatilimin bir kısmını Datça’da geçirdim. Gitmeden önce kalabileceğim otellere baktım internetten ve bir butik oteli çok beğendim. Çok şık bir yerdi ‘ancak’ adı: ‘Türk Evi’ idi. Ülkede yükselen trend milliyetçilik olunca ‘olsun ne yapalım ‘ diyemedim. Otelin sahipleri otelin adını Türk Evi koymuşlarsa milliyetçilerdir diye düşündüm. Ben tipik bir Kürt adı ile gidersem biri benim keyfimi bozacak bir şey söyler mi? Tatilden sinirleri gerilmiş bir şekilde döner miyim? Kendimi tutamayıp karşılık verirsem ya başıma bir haller gelirse? gibi bir çok soru/olasılık aklıma geldi tabii. E bir de kimliğim de Van yazıyor. Durduk yerde başıma dert almayayım derken, başka birkaç yeri aradım ve her yer dolu idi. Hadi bir de Türk Evi’ni arayayım dedim, yer yoksa rahatlayacaktım. En azından ‘önyargılarımdan dolayı gitmedim’ demektense ‘yer olmadığından dolayı gitmedim’ demek beni rahatlatacaktı.  Telefona bir beyefendi çıktı, otelde benim kalmayı istediğim dönemde güzel bir odalarının müsait olduğunu söyledi ve detayları e-mailime yollayacaklarını falan söyledi.  Çok şık bir e-mail geldi, cevapladım. Anlaştık.

Neyse, tatilde kalacağım yer belli oldu. Ancak önyargılarım rüyalarıma bile girmişti. Datça’ya giriyorum tüm dağlarda ‘Türksün’ ‘Bir Türk dünyaya bedel’ ‘Vatan uğruna evlatlar ölürken ne diye tatile geldin’ gibi cümleler yazılı. Neyse otele giriyorum bir de ne göreyim her yerde bayraklar, şehit cenazeleri başında ağlayan kadınların fotoğrafları, arka fonda yüksek sesli ağıtlar yükseliyor, şövenist bir sürü cümlenin yazılı olduğu duvarlar, kanla boyanmış çerçevelenmiş bayrak duvarda asılı. Allahım başım dönüyor, midem bulanıyor.

Tatile çıkacağım gün gelip çatıyor önce arkadaşlarımla başka bir tatil mekânına oradan da Datça’ya gidiyorum. Çok güzel dağlık, yeşil mekânlardan geçiyorum. Nerede bir tepe görsem üstünde ‘Ne mutlu Türküm diyene’ veya Hakkâri yolundaki ‘Tek vatan, tek devlet, tek dil’ yazısı arıyorum. YOK. Bu tepe doğuda olsaydı üzerine mutlaka bir şey yazarlardı diye diye gidiyorum Datça’ya doğru. Datça’ya vardığımda otelin yerini detaylı tarif etmeleri için oteli arıyorum ve otel görevlisi ‘Siz neredeyseniz sizi alalım’ diyor. 15 dakikadan sonra bir bey üstü açık küçük beyaz şirin bir jeep ile beni almaya geliyor. Otele giderken bana çevreyi tanıtıyor. Otele giriyorum. Rüyalarımdaki kâbustan eser yok, gayet barışçıl, ferah bir ortam. İnanılmaz rahatlıyorum. Karı koca burayı işletiyorlar, karısı beni merak etmiş ‘hoş geldiniz’ diye yanıma güler yüzle geliyor ve ilk kez Van’dan bir misafir ağırlayacaklarını belirtiyor v.s. v.s. odama çıkıyorum. Çok mutluyum…

Aklıma Van’ın taş kalesindeki ‘Ne mutlu Türküm diyene’ yazısı geliyor, Hakkari yolundaki (fotoğraftaki yazı), Mardin’deki bir tepede gördüğüm ‘Vatan Bölünmez’ yazısı geliyor ve en önemlisi aklıma kazınan beni ne kadar çok rahatsız eden ve kabuslarıma giren onca simgenin nasılda ben fark etmeden yaşamıma dâhil edildiğini düşünüyorum. Neden benim yaşadığım tepelere mutlaka bir böyle yazılar yazılıyor da Datça dağlarında tek bir yazı bile yok ve ben neden sırf adı Türk Evi diye bir yere gittiğim için o kadar acı çekiyorum, kâbuslarım oluyor o mekân hem de hiç daha önce görmemişken.  Hatta bu kadar şeker karı kocanın milliyetçi olabileceğini düşünüyorum onları hiç tanımadan.

Datça Türk Evi’nde çok güzel birkaç gün geçiriyorum. Kalacağım son 2 gece oteli işleten aile beni özel olarak yemeğe çağırdı. Saatlerce sohbet ettik. Beni google’dan araştırmışlar önceden. (Kod adı mı Zozan? Ne yapar ne eder? Soruları için onlar da önyargı ile aramışlar.) Araştırınca görmeden sevmişler beni. (En çok bana da söyledikleri) ‘Cesur kadınmış’ demişler.  Otelin adını Türk Evi koymuşlar Çünkü ev eski motiflerle süslenmiş. Ve İngilizce Turkish House’dan en uygun buldukları ayrıca yabancıların daha çok gelmelerini sağlamak için ticari bir düşünce ile bu adı seçmişler. Ezildiler… Benim korkularımı anladılar…

O otelde kaldığım süre zarfında kendimi çok rahat hissettim. Niyetleri ayrımcılık değildi o ismi koyarken bunu anlattılar ki zaten bana olan tavırları asla ve asla farklı değildi.

Adı Türk Evi olan bir butik otelde çok huzurlu idim. Oysa bu coğrafyada bırakın yaşarken, gezerken bile gözümüzün içine sokulan ırkçı, şövenist, militarist öğeler beni meğer ne çok rahatsız ediyormuş. Taş kaleden gözümüze sokulan mesajla, Hakkari’ye giderken rahatça görebileceğimiz yere yazılan o tek olduğumuzu belirten söylemlerle biz nasıl huzurlu olabiliriz? Nasıl toplumsal mutabakat sağlanır?

Rahat bırakın dağları, tepeleri, rahat bırakın bizim ruhumuzu, yüreğimizi… o tepeleri kuşlara, böceklere, doğal harikalara bırakın artık ve silin artık insan icadı milliyetçi söylemleri ki gerçek bahar gelsin… huzur… güven…  ve cidden farklılıklarımızla zengin bir yaşam…

Yorum (5) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Kahramanım annemdir…

17/9/2009
Kategori: Kurd Hareketi

 

            Hep anlatırdı annem 17 yaşındayken beni, sonra iki şer birer yıl ara ile diğer kardeşlerimi dünyaya getirdiğini. ‘Anne. Bana küçüklüğümü anlatır mısın?’ diye sorduğumda yalnız gecelerimizde duraksaya duraksaya benim küçüklüğümü anlatırdı bana ve her anlatışı farklı idi. Her anlatışında ben farklı bir saatte doğmuştum, her anlatışında ben farklı bir yerde doğmuştum. Hastanede çekilmiş fotoğrafımı göstererek çok şirindin çok tombiktin derdi. Her anlatışında uzaklara çok uzaklara dalar giderdi. Benim ve kardeşlerimin doğumunda çektiği acı şimdiki acısından daha az idi, o yüzden hatırlamıyordu belki de benim bebekliğimin detaylarını. Sırf beni mutlu emek için aklına ne geliyorsa onu anlatıyordu büyük bir sabırla.

 

Bebekliğimizin sohbetlerini yaptığımız bir gece aniden evi bastılar babam yoktu evde, evi talan ettiler. her şeyi birbirine kattılar, kitap, dergi ne varsa çuvallara koydular. İnce bıyıklı ortalıkta postalları ile gezinen elinde koca silahı bulunan adam bana doğru eğildi ve ‘Baban nerede?’ diye sordu. Korkup kaçtım içeri arkamdan geldi yerde duran siyah çantanın kimin olduğunu sordu? Ben …… amca’nın dedim. Annemin gözleri fal taşı gibi açıldı. Annem misafir amca için kanepeyi açıp yatak yapmıştı. ‘Misafir mi var?’ diye sordu anneme. ‘Yok’ dedi annem.  Anneme ‘hadi gidiyoruz. İfadeni alacağız’ dedi adam. Annem ‘Tamam bekleyin çocuklarımı hazırlayayım’ Adam ‘Ne çocukları kadın. Şubede çocuğun ne işi var?’ dedi. Annem ‘onları yalnız bırakamam’ dedi. Adam içeri gitti. Telsizle konuştu. Dönüp emirler dağıttı ve çıkıp gittiler. Biz ve darmadağın, çamurlu yerler kaldık geride. Annem şubeye gitmekten bizim sayemizde kurtulmuştu o gecelik. Bekledik babamı ve misafir amcayı ama gelmediler eve o gece. Annem telefona sarıldı aradı arkadaşlarını, uyuttu bizi ama o uyumadı. Sabah kalktığımızda annem heryeri temizlemişti. Ben önceki gece kötü bir rüya gördüğümü düşündüm.

 

O gün babam geldi eve. Ben uyurken ışığın ve çok korkunç çalan kapının sesi ile uyandım. Yine postallı, ince bıyıklı adamlar evin içindeydiler, her yerdeydiler. Babam beni ve kardeşlerimi öptü, adamların söylediğini yaparak kalın giysiler giydi ve onlarla birlikte gitti. Annemle camdan gizlice baktık. Babama kelepçe takmışlardı, o açık mavi çizgili kalın eşofman üstü ile geceyi yarar gibi askeri araca bindi. Çok ağladık annemle hepimiz çok ağladık. Annemin ne telefon açmaya ne evi toplamaya ne de bizi uyutmaya takati yoktu. Ben 6 yaşındaydım ve ilk kez nedenini bildiğim bir şey için ağlıyordum. Babama ve yalnızlığımıza…

 

Diyarbakır’ın o yakıcı sıcağında bir o yana bir bu yana annemle dolaşıyorduk hepimiz. Bizi bırakacağı kimsemiz yoktu. Avukat, dernek, arkadaş evleri gezip duruyorduk. Sonra hapishaneye gitmeye başladık her hafta. Bazen hafta içi ve sonu her gün gidip kapıdan bir listeye bakıyorduk ve dönüyorduk. Annemin çok arkadaşı vardı. Herkesle çok içten öpüşüyor ara ara gülüşüp ara ara ağlaşıyorlardı. Cezaevi önündeki tek çocuklar biz oluyorduk çoğu zaman. İçeri giriyorduk ve babamı çift taraflı tel örgü ve camdan duyamıyorduk, sürekli bağrışıyorlardı, herkes bağırıyordu kimse bir şey anlamıyordu.

 

Bir gün annemin arkadaşının evine oğlunun doğum günü vesilesi ile gittik. Sim siyah bir pastanın üzerinde mumlar vardı. Mumları tekrar tekrar yakarak söndürdük neşe ile. Çok sert olan pastayı, yaş pasta niyetine yedik. Annemler çok gülüyorlardı ‘İlahi Hamiyet’ diyordu annem ‘Su ile yaptığın pasta yine de iyi kabarmış’ diyerek gülüyorlardı.

 

Aradan ne kadar geçti hatırlamıyorum. Annem takvimi işaretliyordu. Babam ne zaman gelecek sorusunun cevabı ‘bir sürü yatacağız, kalkacağız. yatacağız, kalkacağız sonra gelecek’ oluyordu.

 

O kadar çok güne başladık ki yalnız, yapayalnız. Her gün içerden ölüm haberleri geliyordu. Yeni yakalananların haberlerini alıyordu annem. Evde hergün bir ağlama faslı yaşıyorduk. Annem ağladıkça biz de ağlıyorduk. Kimse kimseye gitmiyordu. Komşularımız bile bize gelmiyordu. Herkes kontrol ediliyordu. Herkes gözlem altındaydı.

 

Bir gün babamın tahliye haberi geldi. O açık mavi çizgili kalın eşofman üstü ile gittiği gibi geri geldi daha zayıf daha çökmüş. Her gece anlatıyordu anneme içerde nasıl dayandığını. Annem dışarıda nasıl yaşadığını ‘gelip geçti günler’ diye anlatıyordu sadece. Daha çok arkadaşlarının durumlarını anlatıyordu babama. Özlemle kavuşma günlerimiz kısa sürdü. Babam dışarıdaydı artık. Aramızda ne büyük büyük duvarlar ne camlı teller vardı. Ancak görülmeyen büyük duvarlar camlı tel örgüler vardı ve herkes bağırıyordu ve sesler çok netti. Evimiz bir koğuş dünya Diyarbakır cezaevi idi bizim için. 

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Hepsi Yalan mı??

25/3/2009
Kategori: Kurdler


 

 

 

 

 

Uğur Sümer’in ‘Bir savaş Bir İnsan’ adlı kitabı ile Adil Harmancı’nın ‘Daktilomda Postal İzi’ adlı iki kitabı tüylerim ürpererek ve kitapta bahsi edilenlerin nasıl yalanlanabileceğini düşünerek okudum.

Uğur Sümer’in kitabını okurken çoğu zaman  hıçkırarak ağladım okumamak üzere bir kenara bıraktım ancak o kitapta okuduğum vahsetler benim uykularımı, çalışmalarımı engelledi. Kitap bir belgesel anlatı. Türkiye’nin doğusundaki savaştan gazi olarak çıkan Türk askerlerinin  yaşantılarını kendi dillerinden olduğu gibi almış Uğur Sümer. Askerlerin geneli yoksul ve travmatik. Hepsi gazi ve fiziksel olarak ciddi hasar görmüşler. Bazıları kura sonucu severek gitmiş bazıları ise kura sonucu korku ile gitmiş. Aralarında Kürt olanlarda var. Uğur Sümer’e konuşan gazi askerlerin çatışmalar sonrası karşı taraftaki insanlardan ‘insan’ değil de nefretle sanki sivrisineklermiş gibi bahsetmeleri, köy yakmalar/boşaltmalar sırasında yapılan vahşice saldırılardan içi sızlamadan düşmanca bahsetmeleri, silahsız insanlara yaptıklarını sorgulamadan yapmaları ve en acısı da ‘Bir daha olsa bir daha giderdim, bir daha yapardım’ diyenlerin sayısının oldukça fazla olması umutlarımı oldukça yıktı. Ele geçirilen veya öldürülen kadınlardan birinin memesini kesmeleri, öldürülenlerin organlarının maskot yapılması, ölenlerle fotoğraf çektirmeleri, hediye olarak kelle götürmeleri bana bu insanlar nasıl rahat uyuyor? Nasıl yaşamlarını devam ediyorlar? Sorularını sordurdu. Çünkü ben hala uyuyamıyorum hala aklıma geldikçe irkiyorum. Tüm o anlatıları yaşamak nasıl bir yaşam sunar ki insana?

 

Yıllarca medya bu topluma neler işledi? Neleri söyledi? Oysa Uğur Sümer’in bu kitabından önce Adil Harmancı’nın ‘Daktilomda Postal izi’ adlı kitabı okudum ve bu kitabın yazarı Özgür Gündem(sürekli değişen adlarından biri) adlı gazetede gazeteci. Uğur Sümer’in kitabındaki anlatıların haberini yapan bu haberlerin peşinden koşan bir gazeteci. Gazi askerlerin köy boşaltmalarda bahsettikleri canavarca uygulamaların haberlerinin peşinden koştuğunu anlatmış Adil Harmancı. Ortak anlatılar var.

 

Gazi askerlerden biri köyde buldukları atları canlı canlı yaktıklarından bahsetmiş, gazeteci bir köydeki atın gözaltına alındığını anlatmış.

Gazi askerlerden biri yanlışlıkla köye misafirliğe gelen çoluk çocuk kadın erkek herkesi taradıklarını anlatmış, gazeteci de aynı olayı anlatmış. Ki benzer haberleri ben de okumuştum ve Türk basını yanlışlıkla vurulduklarını söylememişti.

Köy boşaltmalar sırasında içerde insan var mı yok mu bakmadan yakıyorduk, gazeteci de bunun haberini yapmıştı. Hatta kurtulsun diye evin penceresinden dışarı attıkları bebeğin askerler tarafından eve geri atıldığını yazmış.

 

Anlatmaya dilim varmıyor. Yetkililer hep bu tarz haberlerin doğru olmadığından bahsediyordu. Peki bu kadar mı benzer ‘yalan’ anlatılar olur. Bunların hepsi mi yalan? Daha nice acılar vardı bu iki kitapta. Bu acıları yaşayan iki halk nasıl barışır??

 

Bir barış anasının konuşmasını dinlemiştim. Kadın iki çocuğunu da bu savaşta kaybettiğini ancak hala kinlenmediğini ve barış istediğini söylemişti. Bu nasıl bir erdemdir. Böyle erdemli anneleri yitirmeden yüzleşebilecek mi bu ülke gerçekleri ile … Barış diye haykıranların sesini duyamamanın kaygısını taşıyorum şimdi.  

 

 

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Kampanyalar ve Kürt Kadınları

28/1/2007
Kategori: Jinen Kurd

         

            ‘Haydi, Kızlar Okula’, ‘Baba Beni Okula Gönder’, ‘Annemde Okusun’ gibi eğitimle ilgili kampanyalar Türkiye genelinde ve özellikle Doğu Anadolu ve Güney Doğu Anadolu Bölgesinde hayata geçirilmeye çalışılıyor. Eğitimin kadın için çok önemli bir argüman olduğunu düşünüyorum ve bu argümanı da her zaman kullanıyorum. Zira gönüllüsü olduğum Van Kadın Derneği’nin yakın tarihte yaptığı bir araştırmada, kadının toplumsal cinsiyet rollerine yönelik bakış açısında eğitim düzeyinin artışı ile beraber oldukça olumlu bir etkileşim içinde olduğu açıkça görülüyor. Evet, herkes okula gitsin ki, “Eğitim Hakkı” en temel haklardan biri olup Anayasal olarak teminat altındadır. Türkçe okuma yazma bilmeyen Kürt kadınları ve çocuklarının hedef kitle olduğu bu bölgelerde bahse konu kampanyalar analitik olarak çok başarılı olabiliyor. Ama bu başarı sadece sayısal olarak gündeme gelmektedir. Çok kadın ve çocuk okuma yazma öğrendikçe Türkiye’nin Millenyum hedeflerine vardığı düşünülüyor. Peki, bu kadınlara dayatılan dil ve bu dayatmanın yarattığı travmalardan kampanya yürütücüleri, sponsorları, dil bilimciler, eğitimciler, psikologlar, sosyolog ve pedagoglar ne derecede haberdarlar ve ne derecede duygudaşlık yapabiliyorlar. Peki, amaç sadece Türkçe mi öğretmek?  Yoksa bildiği dili unutturmak mı?

            Kürt kadınları da İngilizce, Almanca, Fransızca veya Türkçe öğrenebilir. Tek kelime Türkçe bilmeyen çok akıllı ve gayet sağlıklı Kürt kadınları ve çocukları tanıyorum. Yalnızca Kürtçe biliyorlar, ki Türkiye’deki kadınların %40’ının Türkçe konuşmadığı gerçeği sürekli ifade edilmektedir. Türkçeyi konuşamayan bu kadınlar kim? Türkçe konuşmayan veya konuşamayan kadınların çoğunluğunu Kürt kadınları oluşturmaktadır.  Öncelikle hepimizin savunması gereken bu kadınlara bildikleri, konuştukları dilde eğitim görmeleridir, ki diğer dilleri daha rahat öğrensinler. Üniversiteden mezun olduğum zaman yaklaşık 3 yıl İngilizce öğretmenliği yaptım. Bu sırada gözlemlediğim ve öğrendiğim bir şey oldu; zarf’ı, zamir’i ve sıfatı kendi dilinde bilmeyen veya iyi kavrayamamış öğrenci İngilizceyi öğrenirken zorlanıyordu bu nedenle çoğu zaman İngilizce dersinin arasında zorunlu olarak Türkçe dilbilgisi anlattığım da oluyordu. Biran için empati yaparsak; anadili Türkçe olan bir kız çocuğuna birden bire okulunda Almanca veya Fransızca eğitim verildiğini düşünsenize, ne kadar iyi bir eğitim alır sizce? Hele bir de hasta birini düşünün, hastaneye gidiyor, bildiği dilden başka bir dille doktor ona sorular soruyor. Bu hasta acısını tam ve doğru biçimde kendi bildiği dil dışında nasıl ifade edebilir, acısını doğru ifade edemeyen bu hastaya nasıl doğru bir tedavi bulunabilir. Bu hasta nasıl doktor ile diyalog kurabilir. Düşünebiliyor musunuz, gündelik yaşam bu durumdaki biri için ne kadar zor? Kendi yaşadığı coğrafyada, yaşadığı köyden veya mahalleden dışarı çıktığı ilk anda otobüse binerken tabelasını okuyamadığı bir yere giden bir kadının kaybolma korkusunu hissedebiliyor musunuz? Tıpkı ilk kez gittiğiniz ve dilini bilmediğiniz bir yurtdışı seyahati gibi ki o kendi ülkesinde yaşıyor bunları.

            Kürtlere Türkçe öğretmek ve özellikle kadınların öğrenmeleri için kampanyalar düzenlemek çok anlamlı ama bunu yaparken insani ihtiyaçlar göz ardı edilmemeli. Gündelik yaşamın kolaylaşması için Türkçe öğrenmenin önemli olduğunu düşünüyorum. Türkçe öğrenmek en başta iletişim kurmak için gerekli. Ancak okulda, sokakta, yargı mekanizmalarında, hastanelerde neden bilmeyenlere ısrarla Türkçe bilmek dayatılıyor? Tanıdığım bir kadının davasının sadece derdini Türkçe anlatamadığı için reddedildiğine tanık oldum. Daha sonra açtığı dava da ise o kadın tercüman aracılığı ile derdini anlattığı için dava lehine sonuçlandı.

 

Rüyalarını Kürtçe gören, Kürtçe aşık olan ve sevişen, Kürtçe düşünen, gülen, kızan bir insan neden T.C. kurumlarında iç dünyasına yabancılaşsın ki. Bu yabancılaşmanın kederini bu ülke yıllardır çekmiyor mu zaten. Yeter, Türkçe öğretici kampanyalar yapmayın. Önce kendi dilinde eğitim kampanyaları yapalım, yani insani olanı…

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Feminizm Nedir?

28/1/2007
Kategori: Feminizm

 

l
lFeminizm, kadınların sınıf, ırk, ulus, etnik kimlik ÖTESİNDE, yalnızca cinsiyetleri bazında ortak deneyimlerden yola çıkarak, kendilerini bağımlı , ikincil konumda tutan ve insan haklarını ihlal eden bütün iktidar yapıları, yasalar ve geleneklerle mücadele etme bilincidir.

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı